26 Aralık, 2010

DELİ KIZIN ÜTOPYASI

“Gerçekleşmesi imkânsız tasarı ya da düşünce” diyor sözlük ütopya için. Benimki alçakgönüllü (gibi görünen) bir ütopya: İnsanın kendini “bildiği” bir dünyanın düşünü kuruyorum. Tuhaf görünebilir ama hakikaten müthiş bir “kendini bilmezlikten” muzdarip insanlık. Bu kendini bilmemek “Çok kendini bilmez biri o.” cümlesindeki kendini bilmekten çok başka bir şey. İnsanın kendini bilmesinden kastım, insanın Homo sapiens türüne ait bir hayvan olarak kendini bilmesi/tanıması.

Homo sapiens dediğimiz canlı üç milyar yılı aşkın bir evrim sürecinin ortaya çıkardığı bir primat; maymungillerden bir hayvan. Ama kendisini hayvanlardan ve doğadan ayrı ve öte tutmaya öylesine muhtaç ve meraklı ki, en “gelişmiş” dinlerinin bazıları Tanrı’nın taşları ve suları, toprağı ve otları, börtüyü ve böceği, kurdu, kuşu… yarattıktan sonra; bütün bunların üstünde ve ötesinde bir varlık olarak, eşref-i mahlûkat diye, insanı yoktan var ettiği varsayımına dayanıyor. İnsan buna inanmaya muhtaç demek ki! Bu hikâyeler başka hangi ihtiyaçtan türemiş olabilir?

Çocukken, babamların Hallac-ı Mansur’dan, onun “enel hak” dediği için derisinin yüzüldüğünden; oysa Tanrı’nın insanı topraktan yaratıp ruhundan ruh, nurundan nur üflediğinden ve bunun elbette insanı Tanrı’nın bir parçası/bir parça Tanrı yaptığından söz ettiklerini duyar, sevinirdim. Hepimizin bir parça Tanrı olması güzeldi. Fakat cilveli kader büyüyünce beni paleontolog yaptı. Fosilleri öğrendim, yerin tarihini, bu tarih boyunca olup bitenleri. Ve anladım ki hepi topu Homo sapiens türü bir maymunuz. Biz kim Tanrı olmak nere!

Okudukça, öğrendikçe ve gözledikçe gördüm ki her ne kadar her birimiz kendimizi benzersiz, eşsiz saysak ve her ne kadar biraz ve bir bakıma hakikaten öyle olsa bile; benzerliklerimiz farklılıklarımızdan fazla. Zihinlerimiz benzer şekillerde işliyor. Korkularımız aynı ortak geçmişin ürünü. Bizi sevindiren küçük ve anlamsız şeyler, korkutan irili-ufaklı ve anlaşılır - anlaşılmaz şeyler, kendimizin ve birlikte yaşadıklarımızın hayatını güçleştiren ve kolaylaştıran diğer bütün özelliklerimiz; her şey, ancak evrim tarihimiz içinde anlam kazanıp yerli yerine oturuyor.

Zihinlerimiz benzer şekillerde çalışıyor. Cinsiyetlerimiz dünyaya ve hayata nasıl bakacağımızı belirliyor. Uzun zaman küçük sürüler halinde yaşamış bir kabile hayvanı olmamız yüzünden, bize yabancı olanı onca kolaylıkla ötekileştiriyoruz. Aynı mekanizmaları kullanarak bizi kandırıyor beynimiz. Her birimizin elinde birer nalıncı keseri var; az ya da çok, hep kendimize yontuyoruz. Çünkü beynimiz başka türlüsüne olanak vermeyecek bir çalışma biçimine sahip. Bir önyargıya kapılmaya görelim; onu güçlendiren kanıtları asla gözden kaçırmazken, aleyhindeki kanıtları  ısrarla görmezden geliyoruz. Falanca hormondan bolca verildiğinde bedenimize, aynı şekilde azıyor yahut saldırganlaşıyoruz. Say say bitmez…

Çok kusurlu varlıklarız yani, eşref-i mahlukat olmak bir yana! Kusurlarımızı düzeltmenin bir yolu bulunmayabilir belki ama bu kusurların kendimize ve başkalarına; hayvanlara ve bitkilere, gezegene ve âleme verdiği zararların önüne geçmek mümkün olabilir. Birinci koşulu da bu kusurların farkına varmak olsa gerek. Tıpkı bir şeker hastası gibi: Hani derler ya, “şeker hastası hastalığını bildiği ve gerekli önlemleri aldığı sürece sorunsuz ve sağlıklı yaşar” diye. Aynen öyle işte! Homo sapiens’in ne menem bir hayvan olduğunu öğrenmek çok şeyi değiştirebilir.

Benim ütopyam işte bu! İnsanın kendisini bildiği bir dünya.  Ama insan kendini olduğu gibi kabul etmeye öylesine gönülsüz bir varlık ki, böyle bir dünya düşlemek neresinden baksanız ütopya.

25 Aralık, 2010

BAŞKA SESLER BAŞKA ODALAR - Truman Capote

"Dünya korkutucu bir yerdi, evet biliyordu: bitimsiz, sonu olmayan ya da neyse o kalan ne vardı? Kayalar aşınır, ırmaklar donar, meyvalar çürür; bıçaklandığı zaman siyah olsun beyaz olsun herkesin kanı aynı akar; eğitilmiş papağanlar çoğumuzdan daha doğru söylerler ve acaba hangisi daha yalnızdır; atmaca mı, solucan mı? Çiçek açan her yürek kurur, o çiçeği açan bitki gibi çopurlaşır, yaşlı erkekler kocakarıya dönerken karılarının bıyıkları çıkar; her an her şey durmadan değişir, dönme dolabın yolcu taşıma yerleri gibi.  "

22 Aralık, 2010

BENDE DAHA İYİ BİRİ OLMA ARZUSU UYANDIRIYORSUN

‘Benden Bu Kadar (As Good As It Gets)’ adlı filmi izlemiş miydiniz? Filmde Jack Nicholson takıntılı ve kadın düşmanı bir yazarı, Helen Hunt astımlı bir oğlu olan bekâr bir garsonu ve Greg Kinnear da eşcinsel bir sanatçıyı oynar. Aklımda yer etmesinin nedeni içinde geçen bir cümledir. Anlatayım…

Bir dizi olay sonucu bu üçlü arasında bir tür “arkadaşlık” kurulur. Sanatçıya ilişkin bir mesele nedeniyle de garson kadın ve takıntılı nobran yazar, bir yolculuk yapmak, bir otelde gecelemek zorunda kalırlar. Akşam yemeğinde yazar mutat “eşşekliklerini” yapınca, kadın masadan kalkar; odasına geri dönecektir (yahut döner, unutmuşum!). Adam özür diler ve geri gelmesini ister. Kadın bir şartla geri geleceğini söyler; “Bana bir iltifat edeceksin” der. Adam düşünür, düşünür (unutmayın adam hakikaten itin tekidir) ve der ki: “Bana daha iyi bir adam olma arzusu veriyorsun.”

İşte ben o filmi, bu yüzden unutmuyorum. Acaba, diyorum, kendi kendime, varlığımla çevremdekilere nasıl etki ediyorum? Onlarda daha iyi insanlar olma arzusu uyandırıyor muyum? Hiç olmazsa arada bir? En azından daha kötü biri olma arzusu uyandırmıyor olduğumu ummak istiyorum, bunu diliyorum.

Başkalarının benim üzerimde yarattığı etkiyi düşünürken de aklıma geliyor bu film. Bazı insanlar, tam olarak, bu anlattığım etkiyi yapıyorlar üzerimde. Sırf onlar var diye, daha iyi biri olmak istiyorum; içimdeki en iyi yanları ortaya çıkarmak. İyi, daha iyi bir insan olmak istiyorum. Onlara “layık olmak”, deyim yerindeyse…

Bazı insanlar ise tam tersi etki yapıyorlar üzerimde.  Olağan olarak olduğumdan daha kötü biri oluyorum. İçimdeki kötü ortaya çıkıyor. Sevmiyorum o haldeki kendimi ve böyle olmama neden olan insanlara kızıyorum. Onlardan kaçmak arzusu duyuyorum, uzaklaşmak…

Aslına bakarsanız, mesele belki de bundan ibarettir: Birbirimize kendimizi nasıl hissettirdiğimizden: Bir bağ kurduğumuz zaman biriyle, birbirimize neler ilham ettiğimizden… Her ne yapıyor olursak olalım, muhatabımızda “daha iyi bir insan olma arzusu” uyandırmamız gerek mümkün mertebe. Çünkü insan durduk yere iyi bir hayvan değil; iyi olma arzusu duymaya, iyi olmak için teşvik edilmeye muhtaç. Neresinden baksanız...

Sahi, siz insanlar üzerinde nasıl bir arzu uyandırıyorsunuz?

17 Aralık, 2010

"HANGİ HABERİ?" - Barış Bıçakçı

Çünkü bu şehir de diğer şehirlere benziyor. Burada da karnını doyurmak, başını sokacak bir yer bulmak, hastaneye, karakola düşmek gibi dertler var. Bu şehirde de duvarlara yazı yazarken bir şey gelip insanın bileğinden tutuyor, tabii bu yüzden bazı harfler atlanıyor, sözcükler yanlış yazılıyor. Sonuçta bu şehirde de çoğunluk aynı kanıyı paylaşıyor: “Anarşistler imla bilmiyor.”

Yine de, her şeye rağmen, insanlık tarihinin en başında yazılması, yazı yok muydu, çizilmesi, bağırılması gerekeni bir duvara  yazıveriyor: “NE TANRI, NE EFENDİ!”

Üstelik ünlem işaretini filan da unutmadan!

Sabah olduğunda, belediye otobüsleriyle, minibüslerle işlerine gidenler, “NE TANRI NE EFENDİ!” yazısını gördüklerinde, başlarında bu ikisinden de bolca bulunduğundan, duvarlara daha anlamlı, daha işe yarar şeyler yazılması gerektiğini düşünecekler. Vatan ve bayrak ile ilgili şeyler örneğin; aramızdan bazılarının hain olduğunu ve hainleri, imansızları bekleyen kaçınılmaz sonu bildiren şeyler.

Sonra duvarlardaki yazıları da unutacaklar. Açıktaki tekneyi kıyıdan koştura koştura takip ederek bir gün daha yaşayacaklar.

Güneş öğleden sonra ortalığı kavurduğunda, kışın alev rengi meyvelerini yemek için ateşdikenlerinin dallarına konan ve dallarla birlikte havada sarhoş gibi sallanan güvercinler, saçakların gölgesine çekilip uyuklayacak. Orta yaşlı kadınlar balkonlarda ellerinde yelpazeler, saçlarından söz edecekler: “Bana yapışık fön yakışmıyor. Yüzüm geniş ya benim, kuaföre kabarık fön yapmasını söylüyorum.” Yazlıklarına gidemeyen apartman yöneticilerinin canları sıkılacak, yine bir duyuru yazıp apartmanın girişine asacaklar: “Siz saygıdeğer apartman sakinlerimiz olarak sizlere daha rahat ve huzurlu bir ortam yaratmak istiyoruz.”

İkindi ezanı okunurken elektrik kesilecek. Birden sessizlik. Balkon kapıları gıcırdayacak, rüzgârla havalanan, uçuşan tüllerin halkalarının kornişlerde çıkardığı tıkırtılar duyulacak o sessizlikte.Elektrik gelince buzdolaplarının motorları yeniden uğuldamaya başlayacak.
Akşam olacak, gece yine eşikte durup yalandan birkaç kez öksürecek. Anneler, güzel bir şeyi, olmasını istedikleri bir şeyi sabırsızlıkla bekleyen çocuklarını, “Yatacağız, kalkacağız, yatacağız, kalkacağız…” diye avuturken çıplak gerçeği söylemiş olacaklar.

Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun.

…

Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş kalmış küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. Ben örneğin hem kendini beğeniş bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.

Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hâlâ canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der.
Bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. Zaten bilgeden beklenen de budur. Bilge tepeyi tırmanırken, yukarıdan bakıyorum yine de körüm, der geniş kanatlı kuş. Dilimi ısırdım, derdim içinde kaldı, diye inler taş. Kuşun gördüğü olmak ister bilge, taşın derdini dinleyen. Çünkü ondan beklenen budur.

Ben bilge değilim.

…

“Sabah o operasyon haberini ben de gördüm. Ne düşündüm biliyor musun? Ne düşündüm sana söyleyeyim. Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım, diye düşündüm. Hangi haberi?”


BİR SÜRE YERE PARALEL GİTTİKTEN SONRA - Barış Bıçakçı

22 Kasım, 2010

NASIL YAZMALI (devam) - Ursula K. le Guin

Örneğin: İlginç bir fikir bulup bunu klişe karakterlerin canlandırdığı bir olay örgüsüne oturtmak ve duyguların yerini alması için de şiddete güvenmek ucuz bir polisiye, korku romanı ya da bilimkurgu öyküsü çıkarabilir ortaya; ama iyi bir polisiye, korku ya da bilimkurgu öyküsü çıkartmaz.

Buna karşılık güçlü duygular, güçlü karakterler tarafından canlandırılsa da, bu duygulara ilişkin fikirler etraflıca düşünülmemişse bir öyküyü götürmeye yetmezler. Eğer zihin duygularla birlikte çalışmıyorsa, duygular bir arzu tatmini (duygusal piyasa romanlarında olduğu gibi), hiddet ("anaakım" türünün çoğu örneğinde olduğu gibi) veya hormon havuzunda (pornografide olduğu gibi) çalkalınıp duracaktır.

Yeni başlayanların başarısızlığı, güçlü duygular ve fikirlerle, henüz bunları vücuda getirecek imgeleri bulamadan, hatta sözcükleri nasıl bulup bağlayacaklarını dahi bilmeden uğraşmaya çalışmaktan kaynaklanır çoğu zaman. İngilizcenin (gelin biz buna anadilinin diyelim) sözcük haznesinden veya dilbiligisinden habersiz olmak da İngilizce (gelin biz buna, örneğin, Türkçe diyelim) yazan biri için azımsanmayacak bir eksikliktir. Bunun en iyi ilacı, bence, okumaktır. İki yaşlarındayken bir dili öğrenmiş olup o gün bu gündür bu dili konuşan insanlar, belli bir haklılık payıyla, ana dillerini bildikleri inancını taşırlar ancak bildikleri konuşma dilidir; az okurlar, çöp okurlar ve fazla yazmazlarsa, yazıları yaklaşık olarak konuşmaları iki yaşındayken neyse o olacaktır. Epey bir pratik gerekecektir. İnsanın daha basit ilkelerini bile bilmediği bir aletle karmaşık müzik yapmaya çalışması sanırım yazarlığa yeni başlayanlarda yaygın görülen zaaflardan biridir.

Daha ender görülen bir başarısızlık, sözcüklerin böğürüp sıçrayarak ve bir alay toz kaldırarak koşuşturup durdukları ve toz dağıldıktan sonra aslında ağıldan dışarı hiç çıkmamış olduklarını fark ettiğimiz öykülerdir. Sözcükler hicbir yere varmamışlardır çünkü nereye gitmeleri gerektiğini bilmezler. Duygu, fikir, imge hepsi başıbozuk bir koşuşturmacaya sürüklenmişlerdir ve öykü oluşmamıştır...

Yazar - şair Boris Pasternak, şiirin kendisini  "seslerle sözcüklerin anlamı arasındaki ilişkiden" yaptığını söylemiştir. "Ses"lerin içine sözdizimini, anlatının büyük hareketlerini, bağlantılarını ve  biçimlerini de dahil edersek, bence düzyazı da kendini böyle var eder. Sözcüklerle bu sözcüklerin uyandırdığı imgeler, fikirler ve duygular arasında bir ilişki, bir karışılıklılık vardır: Bu ilişki ne kadar güçlüyse yapıt da o kadar güçlü olur. Sesler, ritim, cümle yapıları ve imgeler arasında tutarlı, girişik örüntüler olmaksızın anlam ya da duyguya ulaşabileceğinizi sanmak, kemikler olmaksızın da yürüyebileceğinizi sanmakla birdir.

...

Gerçekliğin ayrıcalıklı bir açıdan görülüşüne olan inanç genellikle ayrıcalıklı çevreler dışında, hatta onlar içinde bile artık geçerli olmadığından, böyle bir varsayımdan yola çıkarak yazılan krumaca yalnızca giderek azalan veya artarak gericileşen bir izler çevresi için anlam taşıyacaktır. Oysa bugün yazan pek çok kadın, erkek bakış açısından yazmayı seçmektedir hâlâ; gerçekliğin dişil deneyiminin daha baştan, eleştirmenlerin çoğu ve edebiyat profesörleri dahil birçok potansiyel okur tarafından inkâr edileceği ve savunmaya yönelik bir düşmanlık ve küçümseme yaratacağı bilgisiyle yazmaktansa bunu tercih etmektedirler. O halde göründüğü kadarıyla, danışıklı dövüşmekle altüst etmek arasında seçim yapmak gerekmektedir; bu secimi yapmaktan kaçınabilirmiş gibi davranmanın yararı yoktur. Seçim yapmamak da bugünlerde bir seçimdir. Her tür kurmacanın etki, siyasi ve toplumsal ağırlığı vardır; bazen de yazarlarının kendilerini "siyaseti aşmış", "salt eğlendirmek için" yazan kişiler olarak tanıttığı hafif ya da kaçık edebiyate görünümlü yapıtlar hepsinden ağır çeker.

(Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar'dan)
Not: Kalın ve italik kısımlar benim vurgularım; parantez içleri de bana ait - N.Ö.

19 Kasım, 2010

YASIL YAZMALI? – Ursula K. le Guin

Açık konuşalım, yazarlar egoisttir. Tüm sanatçılar öyledir. Diğerkâm olsalar işlerini yapamazlar. Yazarlar, Yazar Hayatının Yalnızlığı üzerine sızım sızım sızlanıp kendilerini ses geçirmez odalara kapamaya ya da daha iyi sızıldanmak için barlara takılmaya bayılırlar. Ancak yazmanın büyük bölümü yalnızken yapılsa da, inanıyorum ki aslında tüm sanatlar gibi o da bir izler kitlesi için yapılır. Yani, bir izler kitlesiyle birlikte yapılır. Tüm sanatlar gösteri sanatıdır; yalnızca bazıları bu konuda daha sinsidir.

Sizden çok rica ediyorum, lütfen söylemediklerime çok dikkat edin. Yazarken izler kitlesini düşünmeniz gerekir demiyorum. Yazarın yazarken –elinde tabanca varmış gibi – zihninde sürekli “Bunu kim okuyacak? Kim alacak?  Kimi hedefliyorum?” sorularını taşıması gerektiğini söylemiyorum. Hayır.

Bir yapıtı tasarlarken, bir yazar okurları düşünebilir, genellikle de düşünmek zorundadır; örneğin çocuklar için bir öykü yazıyorsanız okurunuzun beş yaşında mı on yaşında mı olacağını bilmeniz gerekir. Yazdığınızın kim tarafından okunacağının değerlendirilmesi, onu tasarlarken, üzerinde düşünürken, sonuca ulaştırırken, imgeleri çağırırken uygun, hatta bazın tümüyle yararlıdır. Ancak yazmaya başladıktan sonra yazı dışında bir şey düşünmek ölümcüldür. Gerçek iş, yapma aşkına yapılır. Bununla sonradan ne yapılacağı başka bir iştir. Öykü, yaratı pınarlarından, sırf var olma arzusundan doğar; kendi kendini anlatır; kendi kanalını açar, kendi sözcüklerini bulur; yazarın görevi onun aracılığını yapmaktır. Bir hocanın editörün, medyanın, eleştirmenin ya da Alice’nin onun hakkında ne düşüneceği, yazarın kafasından geçen Salı kahvaltıda ne yediği sorusu kadar uzak olmalıdır yazarken. Daha bile uzak. Kahvaltının öyküye bir yararı olabilir.

Öykü bir kez yazıldığında ise, yazar o tanrısal yalnızlığını terk etmeli, her şeyin bir gösteri olduğunu, mümkünse iyi bir gösteri olması gerektiğini kabul etmelidir.

Ben, yani yazar, yapıtımı yeniden okuduğumda ve onu gözden geçirmeye, yeniden biçimlendirmeye, düzeltmeye oturduğumda okurumun farkında olmam, onunla işbirliğine girmem uygun ve sanırım gereklidir. Hatta sırf iman gücüyle onların, o bilinmeyen, belki de doğmamış kişilerin, sevgili okurlarımın gerçekten var olacaklarını iddia etmem gerekir. Yaratıcı anın kör, güzel kibirinin incelmesi, kendini fark etmesi, açık görüşlü bir hale gelmesi gerekir. Sorular sormalıdır, mesela: Bu gerçekten benim söylediğimi sandığım şeyi söylüyor mu? Söylediğimi sandığım her şeyi söylüyor mu? İşte bu aşamada kendimin, yazarın okurlarla olan ilişkisinin doğasını, yapıtımda sergilenen haliyle sorgulamam gerekebilir. Okurlarımı itip kakıyor, yönlendiriyor, onlara üstünlük taslayıp gösteriş mi yapıyorum? Onları cezalandırıyor muyum? Birikmiş ruhsal zehirlerim için onları çöp tenekesi olarak mı kullanıyorum? Ya söylediklerime inanırsınız kahrolasıcalar, ya da görürsünüz gününüzü mü diyorum? Onlarla körebe mi oynuyorum, peki bundan hoşlanacaklar mı? Onları korkutuyor muyum, peki amacım bu muydu? Onlara ilginç gelecek miyim, yanıt olumsuzsa ilginç gelmeye çalışmam gerekmez mi? Onları eğlendiriyor, onlarla şakalaşıyor, cezp etmeye mi çalışıyorum? Oynaşıyor muyum? İpnotize mi ediyorum? Onları benimle birlikte çalışmak üzere yapıtıma davet ediyor muyum, kışkırtıyor muyum, çekiyor muyum – benim tasavvurumu tamamlayan kişi olmaya, okur olmaya, Okur olmaya çağırıyor muyum onları?

Çünkü yazar tek başına yapamaz bunu. Okunmayan öykü öykü değildir; kağıt hamuru üzerine düşmüş küçük kara işaretlerdir yalnızca. Okur okuduğu zaman canlandırır onu: yaşayan bir şey, bir öykü kılar.

Not: Başlık benim uydurmam!..

10 Kasım, 2010

BANA "AKRABANI" SÖYLE, SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’ında, Robert M. Pirsig, psikosomatik birtakım karın ağrıları çeken oğlu hakkında, birlikte seyahat ettiği çiftle konuşmaktadır. Oğlunu psikiyatriste götürmesini öneren arkadaşlarına, bunu istediğini; bunun için uğraştığını ama yapamadığını anlatır. Nedenini de şöyle açıklar: “Nedenini bilmiyorum… çünkü… bilmiyorum… onlar ‘akraba’ değiller” Ağzımdan çıkan sözcüğe şaşırıyorum. Demek istediğim akrabalık değil. Pek güzel durmuyor… ‘sevecen’ değil…  benzeri,  ‘sevecenlik’ de değil… Onlar Chris’e gerçek gerçek anlamda sevecen olamazlar, onun ‘akrabası’ değiller çünkü… Duygularım açıkça böyle…”
Ursula le Guin ise Hep Yuvaya Dönmek’te üç türlü akrabalık ilişkisi tanımlar: Kan yoluyla, evlilik yoluyla ve edinmek yoluyla akraba olduklarımız. (Gördüğünüz gibi yeteneği kıt “yazar”ınız ekmeğini taştan, yazılarının konularını okuduğu ikibuçuk kitaptan çıkarmaktadır. Ama kabul ediniz ki Zen ve Motosiklet bakım Sanatı şahane bir kitap, le Guin de şahane bir yazardır, öyle değil mi?).
Bana öyle geliyor ki kan yoluyla ve evlilik yoluyla akraba olduklarımızı bir yana bırakırsak; edinilmiş akrabalar çok önemlidir insan hayatında. Edinilmiş akrabalarımızı, çünkü, bile isteye, taammüden seçmişizdir. Mecbur değilizdir o “akrabalığa”, istemesek olmayız; ama isteriz ve öyleyizdir. Şahanedir.
Edinilmiş akrabaları olmayan bir hayatı/kişiyi, çok önemli bişeylerden yoksun sayarım ve bu yoldan akraba edinememeyi de önemli bir eksiklik… Kendimi de,  şanslı sayarım doğrusu; edinilmiş bir sürü akrabam var. Kimiyle tanışırız, dostlarımdır ve akraba oluşumuz ışıtır hepimizin hayatlarını. Kimiyle,  tanımayız pek birbirimizi ama birbirimizin varlığından haberdarızdır az çok ve bunu bilmek, herhalde, güç verir bize en azından.  Kimini ben tanırım, ama onlar beni tanımaz. Onların kitaplarını okurken, müziklerini dinler, boyadıklarına, çizdiklerine, yaptıklarına bakarken; derinden hissederim; akrabayızdır.
Mesela, kebapçıda bir garson kız var; onunla akrabayız. Birbirimize gözlerimizin içi gülerek baktığımızda; ihtimal ikimiz de hissederiz bunu… İşini öyle güzel, öyle severek yapar; kendine ve insanlara sevgisi ve saygısı öyle belirgin ama öyle doğal ve kendiliğindendir ki, ona karşı başka türlü hissedemezsiniz.
Sonra mesela bir adam var: Gurbet ellerde, çok güç koşullarda hayat kavgası vermekte kendisi ve çocukları için ve derdi başından aşkın, aslına bakarsanız. Ama işte bu adam, tesadüfen karşılaştığı, itin birini sevgili edinmiş, sonra da bu itin şiddetine maruz kalmış Rus kızla ilgilenmeyi; onun başına gelenlerin hesabını sormayı hatta, boynunun borcu addeder. İşte o adamla akrabayız.
Sonra İsviçreli bir adam var, yetmişine merdiven dayamış: Dünyaca ünlü, “baba” bir paleontologdur; yazdığı kitaplar ve makaleler neredeyse bir kütüphaneyi doldurur filan. Zengin, soylu bir aileden gelir ve bu adamın hayattaki en büyük dertlerinden biri şudur: Yoksul ülkelerin bu işlere bulaşmış genç araştırmacılarına ne yapıp etmeli de, bir ufuk açmalı, daha çok bilgi edinmelerini, daha geniş bir bakış açısı kazanmalarını sağlamalı? Bunun için kâh birini-ikisini evinde yatırıp yedirmecesine,  laboratuarlarında çalışmaya davet eder;  kâh kendi gibi bir sürü “baba” hocayı da toparlayıp, kurslar düzenler, yirmisine otuzuna birden. Hoca’yla akrabayız.
Aman be,  ne diye uzatıyorum ki lafı?.. Nasılsa anlamışsınızdır. Daha bir sürü var; saymaya ne gerek? Hem de hepimizin hayatında var. Ve asıl meramım odur ki; edinilmiş akrabalar önemlidir.
Edinilmiş akrabaların varlığı, içimizdeki çok derin ve arkaik bir boşluğun dolması için de şarttır galiba: Hani şu avcı/toplayıcı olan; çok zor koşullarda, çok uzun zaman yaşamak zorunda kalmış atalarımız var ya! İşte onlar, küçük kabileler halinde yaşamışlar bütün o dönemi. Sayıları,  100’ü, bilemediniz 150’yi geçmeyen –rivayetler muhtelif, bazıları 80’i pek geçmezdi bile diyor - bireyden oluşan küçük topluluklar halinde. Ve uzak atalarımız öyle korkmuşlar ki; iklim değişip de, ormanları terk etmek, düzlüklere çıkmak zorunda kaldıklarında; ödleri kopmuş. Çünkü bunu yaparken “düzlükte yaşayan ve kendilerini bura koşullarına uydurmuş olan öteki hayvanlarla çatışmayı da göze almışlar” (Çıplak Maymun, Desmond Morris, Sander Yayınları, 1980). Bu çatışmalarda sağ kalabilmek için “akrabalarıyla” birlikte hareket etmek, dayanışmak, herhalde elzem olmuştur. Öyle değil mi?
Bu ortak geçmişin, aynı zamanda, insandaki “öteki” yaratma ihtiyacının da kaynağı olduğu kabul edilir, yaygın olarak. Ve denir ki “Homo sapiens  bilgisini ne kadar çoğaltmış olursa olsun, yine de çıplak maymun olarak kalmış; davranışlarını ne kadar soylu nedenlere dayarsa dayasın, yine de ilk baştaki o soylu olmayan güdülerden vazgeçmemiştir. Bunlardan biraz utanç duyduğunu biliyoruz ama baştaki içgüdülerinin milyonlarca yıldan beri onu etkilediğini, yenilerinin ise sadece birkaç bin yıllık bir geçmişe dayandığını da unutmamalıyız. Bu yüzden, bütün gelişimi boyunca biriktirmiş olduğu genetik mirası bir omuz silkmekle, sırtından atabilmesi kolay değildir” (Age)
Öyle olduğu için de, galiba, kendi küçük topluluğunu kurmak (akrabalar edinmek!); insan doğasına tümden aykırı, büyük kalabalıklarda yapayalnız olduğumuz bu modern zamanlarda, karşı konulmaz bir ihtiyaç haline gelmektedir. Size de öyle gelmiyor mu?
         Ve belki de, diyelim, akrabamız olduğu hissine/vehmine kapıldığımız, akraba edinmek isteyeceğimiz biriyle/birileriyle, hiç beklemediğimiz türden deneyimler yaşadığımızda; kalbimizin kırılmasının nedeni budur… Kendimizi düzlüklerde yapayalnız ve “çoktandır orada yaşayan ve oraya uyum sağlamışların” arasında, savunmasız ve yapayalnız hissetmekteyizdir.. farkına varmaksızın. Kimbilir…